TUNCELİ – ELAZIĞ – MALATYA GEZİSİ

Elvan AKBAY – Çamlık Sitesi

Yunus yürekli insanlarla tanıştığım,

Sadece “güzel” olarak tanımlarsam basite indirgeyeceğimden korktuğum yerleri gördüğüm, Çok şeye tanık olup çok şey öğrendiğim, Saklı cennetin kendi gibi saklı gözyaşlarına zaman zaman kendiminkileri de kattığım bir geziydi, Tunceli – Elazığ – Malatya gezisi.

Anılarıma bir “iyi ki” daha ekleyen herkese ve mahalle derneğimiz Çiğdemim’e teşekkür ederek yazıma başlamak istiyorum. Bundan sonrası ise oldukça zor, çünkü böyle rüya gibi bir geziyi anlatırken tanık olduğumuz güzelliklere şu fakir kelimelerimle haksızlık ediyormuşum gibi hissediyorum. Hani derler ya, anlatılmaz yaşanır diye. Derneğimizin düzenlediği bu geziyi de anlatması çok zor olacak.

1 Haziran 2019 akşamı derneğimizin önünde, otobüste oturacağımız yerler için kura çekip koltuklarımıza yerleştikten sonra yola koyulduk. Program çok dolu ve güzeldi. Verdiğimiz molalarda hem bu gezinin heyecanını birbirimize bulaştırıyor hem de neler yaşayacağımıza dair tahminlerde bulunuyorduk. Uzun yıllardır ismi terör olaylarıyla anılan bu bölgenin bir diğer yüzü olmalıydı; vardı da… İşte biz o yüzü tanımaya, sevmeye gidiyorduk. Benim için ise bir başka anlamı daha vardı, bu gezinin. Programda bulunan Elazığ! El-aziz; Azizler Şehri. Yıllar önce küçücük bir kasaba görüntüsünde olan Elazığ’ı yeniden görecek olmak beni çok heyecanlandırıyordu. Karmaşık duygularla gece boyu yol aldıktan sonra, doğuda bulunduğumuz için saat 4.30’dan itibaren yavaş yavaş gecenin karanlığı kırılmaya başladı. Erzincan’a yaklaşırken ortalık iyice aydınlanmıştı. Dağların tepelerinde kar görmeye alışkındık ama yolun hemen kenarındaki kar öbekleri hepimizi şaşırttı. Bundan sonraki günlerde bu karlı manzaralara da alışacağımızı nereden bilebilirdik ki?

Girlevik Şelalesi

BİRİNCİ GÜN

İlk durağımız Erzincan yakınındaki Girlevik Şelalesi’ydi. Öyle muazzam bir görüntüydü ki; şelaleyi seyredip, fotoğraf ve videolarını çekmekten kahvaltıyı unutmuştum. Yol arkadaşlarımdan birinin arayıp çağırmasıyla kendime geldim. Şelalenin hemen alt tarafında bulunan tesiste, açık havada yöreye has nefis bir kahvaltı yapıp yeniden şelalenin yanına gittik. 30-40 mt yükseklikte bulunan ve tamamen doğal bir şelale olan Girlevik’in suyu Munzur Dağları’nın yamacındaki Kalecik Köyü’ndeki gözelerden geliyormuş. Yol yorgunluğumuzu alan bu doğa harikasından ayrılmak zor olsa da, yeni güzellikleri görmek üzere Pülümür’e doğru yola çıktık.

Pülümür’e giden dağ yolunda verdiğimiz molada, yemyeşil çimenlerin ardında yükselen karlı dağları arkamıza alarak bol bol fotoğraf çektik. Burada dikkatimi en çok çeken konu ise; kalekol, kulekol, karakol denilen, uzak tepelere kurulmuş ve bölgeden geçenleri kontrol eden, gözetleyen yapılardı.

Pülümür İlçe merkezinde Belediye Başkanı Sayın Müslüm Tosun’la tanıştıktan sonra, Türk şiirinde modernist bir hareket olan İkinci Yeni şiirinin öncü şairlerinden biri olan 1931 Pülümür doğumlu Cemal Süreya’nın Anıtını ziyaret ettik. Süreya’nın çocukluğu, 1938 Dersim İsyanı sonrasında babası Bilecik’e sürülene dek Pülümür’de geçmiş. Sonrası ise yine o yılların getirdiği özlem, acı ve yalnızlık dolu bir çocukluk ve ilk gençlik yılları… Dizelerinin bu kadar dokunaklı olmasının bir sebebi de belki acılarla çok erken karşılaşmasıdır, kim bilir. Süreya’nın ismiyle, Hozat’ta gördüğüm bir panodaki acı dolu yazıda yeniden karşılaşacağımı bilmiyordum ama bilmeden de olsa yüreğime kara-ağır bir hüzün çöreklenivermişti, Pülümür’den ayrılırken.

Rehberimiz Haşim Ağca “Bu gezide suya doyacaksınız” demişti. Bu kadar çok dere, nehir, şelaleyi daha önce bir arada gördüğümü hiç hatırlamıyorum ama biz coşkuyla çağıldayan, serinliğiyle bizi kucaklayan, bulunduğu coğrafyadaki gibi sert ve zorlu suları çok sevdik. Yerel rehberimiz Serdar’ın da bize katılmasının ardından yolculuğumuza devam ettik. Bir sonraki durağımız Ağlayan Kayalar ve Zağge Şelalesiydi.

Bu güzellik karşısında hayretten ve hayranlıktan yorgun düşmüş bir şekilde kıvrıla kıvrıla tırmanan yolu seyrederek Kemal Kılıçdaroğlu ve Kamer Genç’in memleketi olan Nazımiye’ye ulaştık. Burada da kısa bir mola verip Belediye Başkanı Sayın Cafer Kırmızıçiçek’le tanıştık. Karşılıklı güzel dileklerimizi ilettikten sonra Kutu Dere’nin kıyısında, artık akşamüzerine evrilmiş olan öğle yemeğimizi yemek üzere durduk. Burası Akdeniz sahillerindeki plâjları andıran bir yerdi. Çocuklar suyun kenarında oynuyor, yetişkinler de akıntıya kapılmayacak şekilde dikkatli bir biçimde dereye giriyor, kimileri de ayaklarını suya sokarak serinlemeye çalışıyordu. Tunceli gezimizin her aşamasında Doğu Anadolu Bölgesi’nde, kırsallarında çatışmaların sürdüğü, televizyonlarda isimlerini askeri operasyonlarla birlikte duyduğumuz ilçelerde olduğumuza inanamadık. Her şey çok güzel, çok değişik, çok özgündü; tıpkı bölgenin insanları gibi…

Tunceli’ye girdiğimizde artık akşam olmak üzereydi. Şehrin girişinde çok güzel bir konumda bizi tüm sadeliği, renkleri ve etkileyiciliğiyle Tunceli Cemevi karşıladı. Mehmet Dede’yle tanışmak, sohbetini ve bize verdiği çok değerli bilgileri dinlemek ise büyük bir ayrıcalıktı.

Bizleri “Bu kapıdan giren herkes candır. Kadın, erkek, çocuk, din, dil ayrımı yoktur. Hepimiz eşitiz” diyerek karşılayan genç bir Alevi Dedesi olan Mehmet Dede’nin sevgi dolu ses tonuyla söylediği şu cümleyi ise hiç unutamayacağım:

“Söz sizdeyken, söz sizin kölenizdir ama söz sizden çıktıktan sonra artık siz sözün kölesisinizdir.” Ah keşke daha fazla zaman olsaydı da Mehmet Dede’yi günlerce dinleyebilseydik.

Daha sonra otelimize yerleştik ve hızlıca akşam yemeği için hazırlandık. Yemeğe gitmeden önce oda arkadaşımla yaptığımız kısa şehir turunda, doğuda küçük bir şehirde değil,

adeta Ege’de bir sahil kentindeymişiz gibi hissettik. Gerçi buraya “Doğuda küçük bir şehir” demek büyük haksızlık olur. Burası Tunceli’ydi… Bu şehir bir başka kokuyordu. Bu, özgürlüğün ve eşitliğin kokusuydu.

Akşam yemeği için kabına sığmayan, coşup taşan Munzur’un kenarındaki Halikarnas Restoran’a gittik. Yıllardır en büyük hayallerimden biriydi; Munzur’u görmek, Munzur’u yaşamak ve Munzur’u hissetmek…

İKİNCİ GÜN

Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra hep beraber bir Tunceli turu yaptık. Bu yürüyüşte elbette ki Tunceli Belediyesini de ziyaret ettik. Binanın en çarpıcı özelliği her katın kitaplıklarla dolu olmasıydı. Ne yazık ki Maçoğlu başkan Tunceli’de olmadığı için tanışamadık. Böylece Tunceli’ye yeniden gitmemiz için bir sebebimiz daha oldu. Biz Tunceli’yi çok sevdik. Belediye ziyareti sonrasında 7 kadının ortaklaşa işlettiği ve hizmet verdiği bir kafede kahvelerimizi içtik ve yine yola koyulduk. Ovacık’a giderken kısa bir mola verdiğimiz asma köprü ve yine bir mola sırasında mum yakarak dileklerde bulunduğumuz Ana Fatma Ziyareti ilgimizi çeken yerlerdendi. Ana Fatma Ziyareti, bölge Alevileri için çok önemli ziyaret merkezlerinden biri olup, bu merkeze adını veren Fatma Ana, yerel rehberimizin de anlattığı gibi ve Tuncelililerle yaptığımız her sohbette ifade ettikleri gibi kadın erkek eşitliğinin bir sembolü haline gelen ve derinlemesine incelenmesi gereken kadın evliyalardan biri. Tunceli gezimizin her saniyesinde, esiri olduğumuz büyük şehirlerde özlemini fazlasıyla çektiğimiz “kadın-erkek eşitliği”ne birinci elden tanık olmanın mutluluğunu yaşadım. Yolculuğumuz sırasında edindiğim bir başka bilgi ise, isminde “venk” ya da “vank” olan köylerde ve yerleşim birimlerinde manastır olduğuydu, çünkü Ermenice bir kelime olan Vank (Venk), büyük manastır anlamına geliyormuş.

Ovacık’a ulaştıktan sonra köpüre köpüre akan, coşup taşan ve Alevi-Bektaşi inancında kutsal su olarak tanımlanan Munzur kenarında hem ruhumuzu dinlendirdik hem de öğle yemeğimizi yedik. Biraz dinlenip yaklaşık 4-5 km mesafede bulunan ve gördükten sonra “Bu konuda okuduklarımızın ve dinlediklerimizin eksiği var, fazlası yok” dediğimiz, kimi zaman sular içinde yürüyerek, kimi zaman da manzarayı seyrederek Munzur Gözeleri’ne gittik.

Akşam yemeğimizi yine Munzur kenarında hoş bir restoranda yiyip, ortada yakılan ateş etrafında bağlama ve türküler eşliğinde güzel zaman geçirdikten sonra uyumak üzere Munzur Dağları’nın eteğindeki Ovacık Kayak Tesisine yerleştik.

ÜÇÜNCÜ GÜN

Doğanın ortasında sarı kantaronlar arasında uyanıp, kahvaltımızı Ovacık’ta yaptıktan sonra Belediye Başkanı Sayın Mustafa Sarıgül’le tanışmak üzere Tunceli’deki gibi kitaplar ve kitaplıklarla dolu belediye binasına gittik. Bayramlaşmanın ve uygulamalarla ilgili kısa bir sohbetin ardından bütün günümüzü iki etap halinde yürüyerek geçireceğimiz parkurların birincisi olan Kırk Merdiven’e ulaştık. Aslında 8 km gidiş, 8 km geliş olmak üzere toplam 16 kilometrelik parkurun gidiş geliş yaklaşık 4 kilometresini tamamladıktan sonra dere kenarında sucuk-peynir ve ekmekten oluşan öğlen yemeğimizi yedik. İkinci parkurumuz olan Mercan Tepe’ye giderken yol üzerinde kısa bir mola vererek, yörede sık rastlanan ve Akkoyunlular dönemindeki Türkmen geleneğine uygun bir koçbaşı mezarı ziyaret ettik. Bu heykellerin bir kısmının üzerinde kılıç, bıçak, dokuma tezgâhı gibi eşyaların figürleri bulunuyormuş. Bunlar sadece mezar taşını süslemek için değil, orada yatan kişinin cinsiyeti, toplumdaki yeri ve mesleğini de içeren figürlermiş. Örneğin; kılıç, kalkan gibi şekiller mezar sahibinin yiğit bir erkek olduğunu; kandil, terazi gibi şekiller din adamı olduğunu; iğne, el gibi figürler kadın olduğunu gösterirmiş. Bazı mezarlardaki Zülfikar (Hz. Ali’nin kılıcı) figürü de orada yatan kişinin Alevî olduğunu belirtirmiş.

Koçbaşı mezarın bulunduğu köyden ayrıldıktan sonra yaklaşık 6 kilometrelik ikinci ve zorlu parkurumuz Mercan Tepe tırmanışına geçtik. Parkurun sonuna doğru rastladığımız Tuncelili bir aile, bu güzergâhı dağcıların kullandıklarını söyledi.

Akşam yemeğimizi Munzur’un kenarındaki aynı restoranda yedikten sonra geceyi yine Ovacık’taki Kayak Tesisinde geçirdik.

DÖRDÜNCÜ GÜN

Kahvaltının ardından, eski adı Pulur olan ve ova boyunca sarı kantaron çiçekleriyle bezenmiş Ovacık’tan ayrılıp Hozat’a doğru çıktık. Hozat… 1937-1938 yılları arasında gerçekleşen Dersim isyanı sırasında olayların en çok yaşandığı, kırgın, kızgın, hâlâ yaralı Hozat… İlçenin ana caddesi üzerinde ayaklı büyük panolarda o yıllara ait acı dolu fotoğrafların ve yazıların sergilendiği, bazı evlerin cephelerinde boydan boya Dersim olaylarına, Seyit Rıza’ya, Kürt Milletvekili Hasan Hayri’ye, Yılmaz Güney’e, Che Guevara’ya ait resimlerin olduğu, acısını canlı tutan Hozat…

Eski Hozat evlerini sessizce gezip, yine aynı sessizlikte çaylarımızı içtikten sonra kimimiz avuçlarımıza, kimimiz de yüreğimize döktüğümüz gözyaşlarımızla Hozat’tan ayrıldık ve Tunceli’nin en büyük ilçesi olan Pertek’e gittik. Keban baraj sularının altında kaldığı için ODTÜ Mimarlık /

Restorasyon Bölümü tarafından taşları su altından çıkarılıp, numaralandırıldıktan sonra ilçe merkezine taşınan ve burada yeniden monte edilerek kullanıma açılan Çelebi Ağa ve Sungur Bey Camii’ni gezdikten sonra feribotla karşı kıyıdaki Elazığ’a doğru yola çıktık. Bu sırada yine baraj suları altında kalmış olan Pertek Kalesi’ni de görme şansımız oldu.

6 yıl yaşamış olduğum Elazığ’a 17 yıl sonra ilk defa gidiyor olmak beni çok heyecanlandırmıştı ama meşhur Çayda Çıra heykeli ve Harput dışında hiçbir yeri tanıyamadım. Belki böylesi daha iyi oldu. Zaman geçiyor, mekânlar da insanlar gibi değişiyor.

BEŞİNCİ GÜN

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra yerel rehberimizin verdiği bilgiler eşliğinde, Elazığ ovasına hâkim ve Elazığ’dan yaklaşık 350-400 metre yüksekte olan, ayrıca 2018’de UNESCO Dünya Geçici Miras Listesi’negirmeye hak kazanan Elazığ’ın antik kenti Harput’a çıktık. Müzesi, kalesi, camileri, kilisesi, türbeleri ve daha pek çok güzelliğiyle adeta bir açık hava müzesi olan Harput, bütün bu özellikleriyle oldukça cazip ve çok ilgi çeken bir turizm merkezi haline gelmiş. Depremler sonucu hafif yana yatmış minaresi, taş yapısı, havalandırma delikleriyle ilginç bir yapıya sahip Ulu Camii; Geleneksel Harput Evi; Erzurum’daki Üç Kümbetlerle benzer bir yapıya sahip olan Mansur Baba Türbesi ve 1279-80 yıllarında inşa edilmiş ve içinde mumyalaşmış ama mumyalanmamış olduğu söylenen bir erkek bedeninin bulunduğu Arap Baba Türbesi gezdiğimiz yerler arasındaydı. Harput’un Arnavut kaldırımı sokaklarında gezerken, insan kendini tarihin içinde dolaşıyor gibi hissediyordu.

Harput’un ardından otobüsle kısa bir şehir turu yaptıktan sonra Malatya’ya doğru yola çıktık. Malatya’nın 5 milyon yıl önce deniz olduğu gibi bilgileri de öğrendiğimiz Kent Müzesi ve Etnografya Müzesini gezdikten sonra da gün akşama kavuşurken Ankara’ya doğru hareket ettik.

Fotoğraflarını Çiğdemim çevrimiçi dergideki bu yazıda kullanmam için izin veren komşularıma ve böyle güzel yerleri görmemize olanak tanıdığı için Çiğdemim Derneği’mize bir kez daha teşekkür ederek, bir sonraki gezide yine birlikte olma dileğiyle yazımı bitiriyorum.

Bol gezili, bol bilgili, bol kitaplı nice günlere…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir