MÜGE ÖĞRETMEN

MÜGE ÖĞRETMEN

İri kara gözlerine çöreklenmişti hüzün tortusu. Öylesine bakıyor, dinliyor, konuşuyor sanırsınız.  Kocasını genç yaşta kalp krizinden kaybetmenin acısı, babasız çocuk büyütmenin zorluğu, yorgunluk, yalnızlık yüklü bakışlar.  Aslında güzel giyinmeyi, süslenip gezmeyi, şarkılara eşlik etmeyi sever, üşenmese. 

Yavaşlık, durağanlık, unutkanlık, bir örnek davranışlar, coşkusuz, kıpırtısız. Ruh gibi deriz ya. Varlığı yokluğu belirsiz. Sonsuz hoşgörü, iyimserlik. Gülümseme olmadan, dokunmadan, fazla yaklaşmadan dostluk, arkadaşlık. 

Böyleydi Müge böyle olmasına da, en olmayacak zamanlarda insanları güldüren hatta kahkahalar attıran bir yavaşlıktı onunki. Konuşması gibi hareketleri de kıt olduğundan bütün kiloları bel, basen, karın bölgesine toplanmış, hatırı sayılı kiloda olmasına karşın barışıktı görüntüsüyle. Ona göre herkes çöp gibiydi. Hiç dert etmezdi vücut yağlarını. 

Her öğle sonu televizyonda sunucu Esra Ceyhan’ı gözünü kırpmadan, yerinden kalkmadan saatlerce hayranlıkla izlerdi. Bir elinde sigara, diğerinde çay kupasıyla… İki büyük zevkiydi. Dumanlar içinde Buda heykeli… Çay içerek Barış çubuğu tüttüren Kızılderili reisi Oturan Boğa… Müge’yi resmeden kareler… 

Koşmak, zıplamak, soluk soluğa kalmak, güçlü hapşırık, öksürük, ağız dolusu gülmek, bütün dişlerin göründüğü gülümseme, kahkaha, yüksek sesle el kol hareketleri yaparak konuşma gibi hayat belirtilerinden uzak bir görüntü.

Gözleri yarı açık, herkesi uyuyacakmış gibi dinler, arada başını hafifçe sallayarak onaylardı konuşmaları. Orta yaşlarda olmasına rağmen saçları tek tük beyazlamıştı. Hani ne genç ne de yaşlı denir ya öyle. 

Ev toplantılarını, yemekli kutlamaları kaçırmazdı. Her zaman tabağı dopdolu olur, bir lokmasını bile ziyan etmeden bitirirdi, çay ve sigara eşliğinde. Yemek seçmezdi. 

Bazı günler okulda ufak tefek kutlamalar yapılırdı öğle arasında. Hacı Baba’dan baklava börek getirtilirdi. Kimi arkadaşlar cevizli, kimi fıstıklı olsun diye seçici olunca kızardı:       “Benim için hiç fark etmez. Cevizli, fıstıklı hatta içi boş bile olabilir. Öyle kötü huylarım yoktur!” der, tabağını tepeleme doldururdu.

Piknik yapmaya bayılırdı en çok. Sabahtan akşama kadar sürerdi yeme içme töreni. Bütün öğrenciler, öğretmenler, veliler ip atlar, top oynar, kısa geziler yapardı çevrede. Piknikçiler döner dolaşır; Müge öğretmenin öğrencileri mangal kuyruğunda, sofra başında. “İnsanoğlu kuş misali.

Hadi Müge sen de gel!” dense de yerinden asla kalkmazdı. 

Bir defasında yağmur bastırmıştı, bütün piknikçiler okula dönmüştük. “Bahar yağmuru çabuk diner” deyip Müge Öğretmen katılmamıştı bize. Boş bir kameriyeye sığınmışlar. Mangalda kebap yapıp, çay bile demlemişler. 

Öğrencilerine hangi oyunları oynatır, beden eğitimi derslerinde neler yapar, merak ederdim. Günümüz çocukları yerinde durmaz, hele okul bahçesinde baş edilmezdi. Müge öğretmenin sınıfında okulun en yaramaz ve hareketli öğrencileri olmasına karşın kendini yormadan ders yapar, oyun oynatırdı. Bütün öğretmenler ağzında düdük, elinde top koştururken o kolundaki çantayı bile çıkarmadan gözüyle kaşıyla oyunları yönetirdi.

Çocuklara da bulaşmıştı ağırkanlılığı. “Yağ satarım, bal satarım” oyunu oynatırdı sıklıkla. Halka olup yere çömelen öğrenciler oturup kalırdı, kırda bayırda ebegümeci toplayanlar gibi. 

Nöbet günlerinde koridorun başına bir sandalye atar, oturduğu yerden, “Beni bağırtmayın, şimdi geliyorum yanınıza!” diyerek mimiklerle, kafasını sağa sola, öne arkaya sallayarak idare ederdi bütün çocukları. Diğer öğretmenlerin “Sakinleştirici şurup mu içiriyorsun öğrencilere?” diye laf dokundurmalarına aldırmazdı.

Bu kadar iştah, çay ve sigara bağımlılığı yanında dalgınlığı, üşengeçliği mizah konusu olurdu her zaman. 

Sigara içilen öğretmenler odası en üst kattaydı. Müge büyük bir şevkle, aşkla her teneffüs aksatmadan çıkardı merdivenleri. Kimi zaman bir başına olsa da o kısa arayı en verimli şekilde değerlendirir, ritüeli başarıyla tamamlardı.  

Bu katlar arasındaki basamaklara dizili çiçeklerle ben ilgileniyordum. Severdim bahçeyle, toprakla uğraşmayı. 

Pencere kenarına yerleştirdiğim ağaççık türü bitkiler boylanmış, yaprakları oldukça gürleşmiş, duvarda asılı resimleri kapamıştı. Dallarını budayıp saksıların yerini değiştiriyordum. Müge’yi geçerken görünce: “Umarım burada solmazlar!” dedim. Ne uğraşıyorsun, kendini ne diye yoruyorsun der gibi baktı: “Köşede daha iyi duruyorlardı, niye uğraşıyorsun?” dedi az ve öz.  Çiçeğin tam yanında duvarda büyük bir Van Gogh tablosu asılıydı. ( Cafe de nuit-1888 adlı resim. Sanıyorum gece kahvesi demek.) Gece resmi olduğundan renk olarak mavi hakim. Masmavi gökyüzü, masmavi sokak kaldırımı, sandalye ve masalar dizili. Eserin üzerinde de iri büyük harflerle VAN GOGH yazılı.

Yağlıboya resim kursuna gittiğimi biliyordu, sorusunu kısaca yanıtladım: “Van Gogh’u kapatıyordu.” Ünlü ressamı hatırlamadı sanırım. “Ne Van Gogh’u. O, Van Gölü’nün resmi değil mi?” diyerek öylesine tabloyu inceledi, göz ucuyla.

Marmaris-Datça arasında “Adile Bacının Yeri” yazılı kargacık burgacık bir tabela görmüştük tatil dönüşü. Yolun her iki tarafına konulmuş, yazının yanında da tarla korkuluklarını andıran (sözüm ona yöresel kıyafetli) bir kadın modeli. 

Bu gülünç karikatürleri andıran nesneyi görünce (kızlarımın ısrarıyla) mola verdik. Bol maydanozlu (ıspanaklı mı pazılı mı diye karar veremediğimiz) peynirli gözlemelerimizi yedikten sonra kızlarım bu kadın modelin(!) koluna girerek resim çektirdiler. 

Çok beğendiğim ve eğlenceli bulduğum bu resmi okuldaki odamın duvarına astım. Her gören suratı yamuk paçoz kılıklı kadını gösterip: “Bu kıyafetleri nereden buldun, ne güzel çıkmışsın, nerede çektirdin?” deyip bana takılıyorlardı. Müge gördü bir gün. Karşıdan baktı dalgın, düşünceli.

“Çok değişik çıkmışsın!” dedi. Şaka yapmıyordu. 

Nöbetçi olduğu bir gün yine eliyle koluyla, gözüyle kaşıyla öğrencileri yönlendirerek teneffüs saatlerini geçiştiriyor, 2-3 dakikalık kaçamaklarla da sigara ve çay ihtiyacını gideriyordu. 

Böyle bir mola anında öğrencilerden biri nefes nefese geldi: “Öğretmenim, Serkan oynarken düştü, kafası kanıyor!” Kalkacaksın, üç kat merdiven ineceksin, öğrenciyi bulacaksın. Önemsiz bir şey de olabilir: “Git iyice bak bakalım. Az mı kanıyor çok mu? Az bir şey için beni yerimden kaldırma!” “Senin beklediğin cevap gelene kadar çocuk kan kaybından gidebilir!” diyerek koşturduk bahçeye. 

Bir öğle arası sınıflara perde bakıp döneceğiz diye çarşıya çıktık.  Telaşla doluştuk servise.

Perdecide indik, kumaş bakıyoruz. Satıcı da kumaş toplarını peş peşe döküyor tezgah üzerine. Okula dönünce bir şeyler atıştırıp, derse yetişeceğiz. Birden Müge’yi elinde çay kupası, sigara içerken fark ettik. Bu dar zamanda bu işi de becerdi ya! Alnında biriken boncuk terleriyle bakıp kalan satıcıya aldırmadan gülmeye başladık.

Bu tür takılmalara gülmelere aldırmaz, bildiğinden şaşmazdı. Tek kızdığı evlilik konusunda yapılan ufak tefek takılmalar, yakıştırmalardı. Şakası bile üzerdi. Çok sinirlenir, “Aileme, oğluma adadım kendimi!” derdi. Anne babasıyla aynı evde oturuyordu.

Bu kadar ağırkanlı, yavaş çekim olmasına karşın her yıl yetiştirme kursuna katılır, ders bitiminde öğrencilere etüt yaptırırdı. Altı saat ders, peşinden dört ders saati kurs. Müge uyurgezer olmasın da ne yapsın. Benim yakıtım, petrolüm, benzinim bu diyerek sarılıyordu çaya, sigaraya.

Öğrencilerin aşı olduğu gün bana uğradı. Biraz oturduk. “Hadi Yaprak mağazasına gidelim” dedi.

Kazak alacakmış kendisine. Okulda işim bitmişti, takıldım peşine.

Bütün kazakları indirtti. Hiçbirini denemeye gerek görmeden bıraktı. “Siyah, esmer olduğum için yakışmaz. Kahverengi, lacivert boğar. Beyaz, krem, gri tonlar tenimi solgun gösterir.” “Delikli ajurlu, pullu boncuklu, allı pembeli okulda giyilmez!”

Kiminin yakasına açık, kimine gırtlağımı sıkar dedi. “Bu şişman gösterir, bu vücuduma yapışır” diyerek hepsine bir bahane buldu.

Bütün satış görevlileri çil yavrusu gibi bir tarafa dağıldı. Müge dokunmadık kazak bırakmadı. Sıkıntı bastı beni. Halbuki hepsi birbirinden şık ve kaliteliydi. Hiçbir zaman eli boş çıkmamıştım Yaprak’tan. 

Sonunda bir kazağı gözü tutar gibi oldu. Sabırla motive etmeye başladım: “Yavruağzı tonunda açık renk değil, solgun görünmezsin. Koyu olmadığından esmer de göstermez. Yakası kapalı değil, boğazına oturmaz. Çok kalın olmadığından terletmez. İnce sayılmaz, üşümezsin. Bol veya dar değil, olduğun gibi görünürsün. Biraz uzunca olması iyi, kalçalarını kapatır.”

Kendi malım olsa bu kadar reklam yapamazdım. Söylediklerim gerçekti. Müge de beğendi. Ama iş denemeye gelince… Evirdi çevirdi, bedenine tuttu, kolunu, basenini ölçtü. Gözü kesmedi giyinmeyi, bana döndü: “Hadi üşenme de şunu giy, üstünde nasıl duracak bakayım?” dedi. İnat değil mi giymedim. Üşengeç mi oldum şimdi ben de? E, ne demişler? “Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan.”

Müge öğretmenin ve diğer beşinci sınıfların Mezuniyet Günü balosuna idareci olarak katılmıştım. MTA Tesislerinde canlı müzik eşliğinde yemek yedik, dans ettik, çiftetelli oynadık, halay çektik. Müge kucağından çantasını indirmeden oturdu, yemeğini yedi, çayını yudumlarken oynayanları seyretti. Israrlarımıza dayanamadı ilk ve son defa yalandan oynar gibi yapıp bir iki döndü.  Bütün gün oturduğu yerden öğrencilere kafasıyla, gözüyle, kaşıyla işaret edip, oyuna kalkmayanlara gözdağı verdi: “Bir daha getirmem oynamayanları!” diyerek. 

Fazilet Ünsal Eliaçık
Şehir Dergisi/Eylül 2017

Hits: 6

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir