NİĞDE, KAPADOKYA GEZİSİ 27-28 NİSAN 2019

Dr. Dilek Yüceel – Mavikent Sitesi

“Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye” sözüyle sıklıkla andığımız şehrimize ve Pers dilinde “Güzel atlar ülkesi diye bilinen Kapadokya’ya doğru büyük bir heyecanla yola çıkıyoruz.

Üniversiteyi bitirip, çalışma hayatımın başladığı şehirdir Niğde. Ve ilk ayrılışımdır ailemden. Bu sebeple hep kalbimde ve aklımda güçlü bir yere sahiptir. Bu şehirdeki ilk günlerimden birinde, Niğdeli bir teyze bana “nörüyorsun?” diye sorduğunda (ne yapıyorsun nasılsın demekmiş) ben örgü bilmiyorum, hiç bir şey örmüyorum demiştim. Hala gülerek hatırlarım bu anımı. Tam 26 yıl olmuş oralardan ayrılalı. İşte gene bu güzel, hatıralarla dolu şehre merhaba deme zamanı.

İlk durağımız, Konya ile Aksaray sınırlarının birleştiği yerde bulunan Tuz Gölü. Türkiye’nin yüzölçümü açısından, Van Gölü’nden sonra ikinci büyük gölü. Göl aynı zamanda dünyanın en tuzlu göllerinden biri olup tuz oranı %32’nin üzerinde. Türkiye’nin tuz ihtiyacının yüzde 40’ını karşılayan eşsiz bir kaynak.Büyük bir ekosistemin parçası olan Tuz Gölü, birçok kuş türünün ürediği, biyolojik çeşitliliğinin devamı açısından önemli bir alan. Kışın en sert soğuklarında bile donmayan gölde diledikleri gibi yüzebiliyor, ilkbaharda ise göl içindeki adalarda kuluçkaya yatabiliyorlar. Göl ve çevresinde yaklaşık 85 türde kuş, 15 tür memeli, 129 tür böcek ve 40 civarında endemik bitki yaşıyor. Aynı zamanda da I. derece doğal sit alanı olarak korunuyor. Avrupa kıtasında nesli tükenmekte olan flamingoların habitatı. Fakat ne yazık ki daha 10 gün önce beş altı flamingonun bu bölgede öldürüldüğü ile ilgili haber duymuş ve insanlığımdan utanmıştım. Yolumuza devam edip, rotamızı

Derinkuyu yeraltı şehrine yönlendiriyoruz. Nevşehir’e 29 km, Niğde’ye 50 km. mesafede bulunan ve Kapadokya’daki 36 yeraltı şehirlerinden en büyük yeraltı şehri olan Derinkuyu, Derinkuyu ilçesinde yer almaktadır.Yeraltı şehirleri sadece Kapadokya bölgesinin jeolojik oluşumlarına özgü yapılar olup, diğer bölgelerde bu tür örneklere rastlanmamaktadır. 1963 yılında tesadüfen bulunmuş, binlerce kişinin barınma, yeme-içme, ibadet, savunma ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde olan yeraltı şehrinin 8 katı temizlenerek 1967 yılında turizme açılmıştır. Yeraltı şehrinin ziyarete açık alanlarında ahır, kiler, yemekhane, kilise, şırahane (şaraphane), misyonerler okulu, uyuma ve dinlenme birimleri ve mezar odası bulunmakta. Büyülenmemek elde değil gerçekten. En alt kata kadar iniyoruz, bu muhteşem şehri görmek için. İndiğimize de değdi doğrusu. Derinkuyu yeraltı şehrinin biraz ilerisinde, heybetli bir kilise bulunmakta. Kilisenin adı Aziz Theodoros Trion Kilisesi’dir. Türkçe adı ise Üzümlü Kilise. Bu kilisenin en büyük özelliklerinden bir tanesi, ön kapının her iki yanında bulunan hareketli sütunlarıdır. Bu sütunlar inşa edildiği tarihten günümüze kadar inşa edilme mantığını korumuş durumdadır. Çevirdiğiniz zaman dönebilen bu sütunların yapılış amacı, binada herhangi bir hasar ya da çökme tehlikesi var ise sıkışması ve dönmemesi sayesinde içeriye girmek isteyenleri bu tehlikeden haberdar etmesidir.Günümüzde halen el ile rahatlıkla döndürülebilen bir yapıya sahip. Kilise ziyaretimizi de yaptıktan sonra artık Niğde’ye gitme vakti.

Niğde’deki otelimizde yemeğimizi yedikten sonra, Niğde müzesine gidiyoruz. Antik adı “NAHİTA” olan Niğde şehrinde yerleşik yaşam 10.000 yıl önce başlayarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu binlerce yıllık kültür birikiminin oluşumunda onlarca toplulukların ve uygarlıkların katkısı vardır. Bu kültür ve medeniyetlerin oluşturduğu çok zengin eserlerin; onarılması, tanıtılması ve muhafaza edilmesi hiç kuşkusuz müzelerle mümkündür. Bu bağlamda; Niğde Müzesi Anadolu arkeolojisini en zengin bir şekilde temsil etmekte. Niğde Müzesi’nde, Orta Anadolu arkeolojisinin kronolojik düzenle sunulduğu 6 teşhir salonu bulunmaktadır. Eserlerin büyük bir çoğunluğunu bölgede yapılmakta olan kazılardan elde edilen buluntular oluşturmaktadır. Gerçekten güzel ve görülmeye değer bir müze.

Müzeden sonra sıra, bu eserlerin çıktığı alanları görmekte. Tyana su kemerlerini görmek için yola çıkıyoruz. Kısa bir yolculuk sonrası, Bor ilçesi, Kemerhisar kasabasında bulunan Tyana ören yerindeyiz Tarih öncesinden Hititler’in yıkılışına değin pek çok uygarlığa mekân olan Kemerhisar (Tyana), Hititler döneminde Tuwanuwa, Roma’da ise Tyana olarak tanınıyor. Tyana su kemerleri tüm güzelliğiyle sokak boyunca uzanmakta. Kemerlerin uzunluğu 1 km den fazla. Su demek medeniyet demek. insan kemerlerin büyüklüğünü gördüğü zaman inanamıyor.Çok büyük olan taş kitlelerinin üst üste yerleştirilerek kemerlerin oluşumu bizietkiliyor. Bu kemerlerde Roma dönemine ait sanat ve mimarideki büyüleyici gücü görmek mümkün. Buradan sonra gittiğimiz Bahçeli kasabasındaki Roma Havuzu’ndan suyun Kemerhisar’a taşınmasını sağlıyormuş bu kemerler. Sıra geldi Bizans sanatının Anadolu’daki en güzel ve en iyi korunmuş eserlerinden biri olan Gümüşler Manastırı’nı görmeye.Niğde’ye 9 km uzaklıktaki 1973 yılında arkeolojik sit alanı kabul edilen manastır, oldukça büyük ve geniş bir kaya kütlesi içine kazılmış. Kilisenin duvarlarında freskler kaplamaktadır. Fresklerin güçlü ve canlı anlatımları, barındırdığı yeraltı şehri, büyük mezarlık odası ve oldukça büyük kaya kütlesine kazılmış yerleşim birimleriyle birlikte Gümüşler ören yeri ve manastırı döneminin önemli din merkezlerinden biri olduğunu göstermektedir. Kilise içinde bulunan Meryem ve İsa freski Anadolu’da ilk ve tek olması açısından önem taşır. Hangi yönden bakılırsa o yöne doğru gülümseyen kucağında bebek İsa ile Meryem görülmektedir.

Bu muhteşem manastırı ziyaretten sonra bugünkü gezimizin son durağı olan Niğde Kalesi ve Alaaddin Camii’ni ziyaret ediyoruz. Niğde Kalesi’ne çıktığınız anda muhteşem bir Niğde manzarası sizi bekliyor olacak. Niğde Kalesi bir höyük olan Alaaddin Tepesinin kuzey kısmı üzerine inşa edilmiş. Anadolu da pek çok ilde bulunan ve şehrin sembolü olan saat kulesinden Niğde’de de var. Niğde Kalesi üzerine yapılan saat kulesi Ziya Paşa tarafından 1866 yılında yaptırılmış. 2012 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Geçici Miras Listesi’ne alınan Alaaddin Camisi aradan geçen 800 yıla rağmen orijinalliğini koruyor. Selçuklu mimari sanatının tüm inceliklerini yansıtmasının yanında bu camiyi meşhur kılan en önemli özellik, caminin kapı girişindeki işlemelerin uygun ışık geldiğinde kadın başı silüeti şeklini almasıdır. Camiyi yapan usta Sancakbeyi’nin kızına gönlünü kaptırıverir. Camiyi yaparken, aşkını sonsuza kadar yaşatmak isteyen usta, kapı duvarın taşlarına Sancakbeyi’nin kızının yüz kısmının silüetini işlemek için büyük emek verir. Asırlardır

Sancakbeyi’nin kızının yüzü, Alaaddin Camii’nin kapısında ışık gölgesi olarak belirmektedir. Ustanın umutsuz bu aşkı taşlara işlediği böylelikle rivayet edilir. Bizde objektiflerimizle yakaladık kızın yüzünü.

Gezinin ikinci gününde, Kapadokya bölgesini gezeceğiz. Kapadokya, Uçhisar, Göreme, Avanos, Ürgüp, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresini içine alan olağanüstü bir coğrafyadır. Kapadokya;Hitit, Frig, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi uygarlıklara ev sahipliği yapmış, Bundan 50 milyon yıl önce, Kapadokya kocaman bir iç denizmiş. Çevresindeki Erciyes, Hasandağ ve Melendiz dağı’nın püskürttüğü lavların doğal etkenlerle aşınması sonucu biçimlendirdiği yumuşak kayalarla dolu derin vadilere bırakmış. Gel zaman git zaman, esen sert rüzgarlar ile akan seller, bu lavları şekli şemali değişik peribacalarına dönüştürmüş. Yolculuğumuz boyunca,dağların içi oyularak soğuk hava deposuna dönüştürülmüş birçok patates, soğan deposu görüyoruz. Niğde patatesi almadan olmaz diye düşünüp, depoda çalışan kadın ve erkeklerle hem sohbet edip hem de patateslerimizi alıp yola koyuluyoruz. Kapadokya bölgesindeki gezimize, Sinasos / Mustafapaşa’dan başlıyoruz. Ürgüp ilçesine bağlı, Mustafapaşa Kasabası barındırdığı 30’a yakın kilise ve şapelle, Hristiyanların yoğun olarak yaşadığı bir bölge. 1924 yılında yapılan nüfus değişimine kadar Mustafapaşa’da yerleşen Hristiyanlar, yöreye özgü kesme taş işçiliği ile pek çok ibadethane ve konak bırakmışlar. Tipik bir müze kent görünümünde olan bölgede Aziz George, Aziz Vasilios ve Aziz Stefanos Kiliseleri ve Aziz Basil Şapeli öne çıkıyor.Gezimize Devrent vadisi ile devam ediyoruz.

Avanos bölgesinde bulunan Devrent Vadisi Kapadokya’ya sihirli değnek gibi dokunan zamandan masalsı bir portre gibi nasiplenmiş. Deve şeklindeki peri bacası ile ünlü. Vadideki her bir peribacası sanki bir zamanlar canlıymış da taşa dönüşmüş suretler gibi göründüğünden, tüm dünyada Hayal Vadisi adıyla biliniyor. Bu vadide herkes kendi kahramanlarını kendi masalını yaratıyor. Bu masalsı ortamda hayal gücümüzle yarattığımız kahramanlara veda ederek, Kapadokya ile özdeşleşmiş mantar şapkalı ve 14 metreye varan boylarıyla bölgedeki en güzel peri bacalarını gördüğümüz yerlerden biri olan Paşabağı’na doğru yol alıyoruz.

Paşabağı’nın diğer adı Rahipler vadisi. Kapadokya’nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Hıristiyanlık ilk önce buradan yayılmaya başlamış. Vadiyi gezerken birçok kilise, manastır ve yerleşim yeri mağaralarla karşılıyoruz. Avanos çıkışındaki yeraltı restoranında, testi kebabı ana menüsü ile öğle yemeğimizi afiyetle yiyoruz.

Şimdiki durağımız Güray Müze. Yerin birkaç metre altına inşa edilen Türkiye’nin kayaya oyma yöntemiyle inşa edilen ilk yeraltı seramik müzesi olma özelliğini taşıyor.Güray ailesi 1843 yılından bu yana, beş nesildir Avanos’ta çömlek ve seramik işiyle ilgilenmekte. Çalıştıkları atölyelerin altını kazarak yeni bir kat oluşturmuşlar ve çevreden topladıkları tarihi koleksiyonlarla birlikte burayı bir müze haline getirmişler. Alt katında imalathaneler bulunuyor. Burada Anadolu kültürüne ait eski kapların kopyaları yapıldığı gibi modern seramik ve çömleklerde yapılıyor. Çömlekçilik, Hititlerden başlayıp, nesilden nesle geçerek günümüze kadar ulaşan binlerce yıllık bir ata mesleğidir. Eskilerde çömlek yapmayı bilmeyen erkeklere kız verilmediği, halı dokumayı bilmeyen kızların da evlenemediği bilinirdi. Atölyeye gelenler, seramik ve çömlek imalatının bütün aşamalarını görebiliyor. Toprağın sanata dönüşümünü izleyenler isterlerse kendileri de çömlek yapımını deneyebiliyorlar.

Çömlek yapımını görüp alışverişimizi tamamladıktan sonraki durağımız Saruhan Kervansarayı. Bu kervansaray, 1249 yılında, II. İzzettin Kerkavus tarafından inşa edilmiştir. Selçuklu hanları tarafından yapılan son kervansaray olmasından ötürü hala çok önemli olan Saruhan Kervansarayı, ağırladığı misafirlerin atlarını bağlamak üzere kullandıkları kapalı bölümleri ve geniş avlunun kenarlarına yerleşmiş üstü açık yazlık odalardan oluşuyor. Avlunun sağ tarafındaki odalar kışlık, sol tarafındaki odalar yazlık tarzında yapılmış. Tek katlı ancak yüksek duvarlı bu kervansarayın merdivenlerle çıkılan üst kısmında küçük bir mescit bulunuyor.

Kapadokya’nın ilim ve düşünce üssü, binlerce yıl manastır hayatının hüküm sürdüğü en özel yerlerinden biri Göreme Açık Hava Müzesi. Vadinin hikayesi M.S. 4. Yüzyılda, ilk hristiyanlık dönemlerinde başlamış. Kayseri Piskoposu Aziz Basil’in bölgeye gelerek öğretilerini yaymaya, öğrenci yetiştirmeye başlamasıyla manastır hayatı vadiye hakim olmuş. Göreme Örenyeri diye de anılan bölge, 13. Yüzyıla kadar eğitim, öğretim sisteminin merkezi olmayı sürdürmüş. Neredeyse her kaya bloğunun oyularak ibadet, yaşam ve öğreti alanlarına dönüştürüldüğü, her alanında kutsallığın sanatla birleştiği bu vadi 1985 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne girmiş. Kapadokya’ya gelip de görmeden gitmenin eksik bırakacağı, Aziz Basil’in ilham kaynağı, gelmiş geçmiş binlerce keşişin düşüncelerini kayalara kazıdığı Göreme Açık Hava Müzesi’nin içinde, gezilesi görülesi onlarca manastır kilise ve şapel bulunuyor. Kiliselerin boyama teknikleri ise yapıldığı döneme göre farklılıklar gösteriyor. Vadide yaşamın başladığı İlk Hristiyanlık dönemindeki geometrik desenli boyamalar, daha geç tarihlerde yerini dinsel içerikli boyamalara bırakıyor. Çoğunlukla Hazreti İsa’nın ve İncil’in hikayelerini anlatan freskler hala çok canlı.Göreme Açık Hava Müzesi kiliselerinde amaç öğreti ve ibadet olsa da, her birine sanki farklı mistik rüzgarların esintisi değmiş, devirden devire götüren apayrı duraklar haline getirmiş. Gezimize devam ediyoruz ve Perslerin Kral Yolu ve Selçukluların ise ticaret rotası İpek Yolu üzerine kurulmuş Uçhisar’ın görkemli kalesini, kayadan oyma evleri, butik otel ve restoranlarını seyre dalarak Güvercinlik Vadisi’ne geliyoruz.

Güvercinlik Vadisi’nin eşsiz manzarasını “O ağacın altı” isimli masmavi nazar boncukları olan ağaç var ya! İşte onu da görebileceğiniz yerden seyrederken kayalar üzerindeki insan yapımı delikler görüyoruz. Bu delikler insanlar tarafından güvercinler için oyulan deliklerdir. Güvercin yetiştiriciliğinin ön planda olduğu dönemlerde, insanlar burada yaşayan ve çiftleşen güvercinlerin gübrelerinden faydalanırmış. Üzüm bağlarına iyi gelen güvercin gübrelerinin yanı sıra güvercin yumurtaları da kilise gibi önemli ibadet yerlerinde kullanılıyormuş. Baktığınız her yerin güzelliğiyle başınızı döndürdüğü Kapadokya, tarihi Hititlere dayanan üzüm bağları ve bu bağlardan yapılan şaraplarıyla da ünlü. Gezimizin sonlarına doğru bir şarap yapım evini geziyoruz. Şarapçılık denilince, Anadolu’nun tam ortasında akla gelen ilk yer. Kapadokya’da bağcılığın evvelden beri süre gelen, bereketinin ise bölgeden geçen Kızılırmakve yöreye has tüflü volkanik topraktan kaynaklandığını öğreniyoruz. Erciyes,Hasan ve

Melendiz Dağı’nın çok uzun zaman önce püskürttüğü lavların gel zaman git zaman ufalanmasıyla oluşan bu tüflü toprak asmaların kaliteli üzüm vermesini sağlıyor ve asmaların bir numaralı düşmanı olan asma bitlerinin yaşamasına olanak vermiyor. Kapadokya volkanik yapısının üzüm yetiştiricileri için bir başka nimeti de kayaların oyulabilecek sertlikte olması ve oyulan mağaraların mahzen olarak kullanılabilmesi. Mağaralar Kapadokya’da adeta bir doğal bir klima işlevinde. Isıyı sabit tutan ve yaz kış serin olan bu mağaralar fermantasyon esnasında şarabın doğal aromasını da koruyor. Bölgede yetişen beyaz üzümlerden yapılan Emir şarapları çok meşhur.

Nevşehir üzerinden yolumuza devam edip, Aksaray’da mola verdiğimiz mola sonrası Şereflikoçhisar-Gölbaşı üzerinden saat: 23.00’civarı güzel Ankara’mıza varıyoruz.Yazımı Emile Zola’nın çok sevdiğim bir sözü ile noktalıyorum. ”Hiçbir şey zekayı seyahat etmek kadar geliştirmez.“ Sevgiyle kalın.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir