KARADENIZ’DE FINDIK ZAMANI

İsmail Habib Sevük’ün 6 Ocak 1937’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan gezi izlenimlerinde “küçük görünür, boysuz ve çelimsizdir” diye betimlediği fındığın, “kanaatkâr” olduğunu, fazla masraf istemediğini anlatır, “bir iki belleyiver, yeter” diye ekler. Selçuk Altun Ardıç Ağacının Altında kitabında roman kahramanı Erkan Sipahi’nin çocukluğunda gördüğü dedesinin Tirebolu’nun Ayana Tepesi’ndeki gösterişli evini çevreleyen “fındık ağaçlarının güdüklüğüne” şaşırdığını yazar. Bu şaşkınlığı yaşayanın yazarın kendisi mi, roman kahramanı mı olduğunu yorumlamak da okuyucuya kalır.

Tarımcı Gamlızade A. Hilmi Beyin, 1914’de “en evvel Giresun ormanlarında yabani hudayinabit bir halde bulunduğundan Giresun’un bir köyünde İbrahim Ağa namında bir kimse fındığın ıslahına teşebbüs etmiş ve muvaffak da olmuştur” diye anlattığı fındık ağaçlarının tarihi çok öncelere dayanır.

Çin’de bulunan bir el yazması eserdeki ifadeler, günümüzden 5 bin yıl önce tüketildiğine kanıt olarak gösterilse de, ehlileştirilmiş türlerinin vatanının Anadolu olduğu kabul edilir. Tarihçi Herodotos, İskitlerin yağ çıkarttıkları ağacın meyvesine fındık dediklerini, günümüzden 2 bin yıl önce Romalı şair Publius Vergilius Maro, dizelerinde keçinin fındık fidanları arasında ikiz doğurduğunu yazmıştı.

İsmail Habib Sevük’ün fındık bitkisi için, “demokrat ve deryadil”dir , “kadife keseye konmuş mücevher tanesi gibi muhafaza içinde ve yapraklar arasında duruşuna çotanak denir” diye yazmasının üzerinden 80 yıldan fazla geçti. Bu sürenin yaklaşık yarısına ulaşan yıllarda tam hasat mevsiminde bu topraklarda yaşıyorum.

İlk yıllarda, sabahları kemençe sesiyle uyandığımda, yörenin türküsü odanın içinde yankılanırdı: “Fındık toplayan gelin/Dalda fındık kalmasın/Gel biraz konuşalım/Sende aklım kalmasın.” O günler fındık imeceyle toplanırdı. Birkaç gün sonra harman kurulurken yine kemençe eşliğinde bir başka türkü yankılanırdı: “Fındık attım harmana/Hep karıştı samana/Senin ile ikimiz/Geldik ahir zamana.”

Almanya’dan dönen gurbetçilerin getirdikleri aygıttan yükselen türkülerin bahçeyi kaplaması üç beş yıl sürdü. Birkaç yıl sonra imecenin yerini mevsimlik işçiler aldı. Önce Güneydoğu türküleri, ardından Gürcüce şarkılar eşliğinde fındık dalları eğilecek, sallanacak, harman yerindeki kemençe sesleri ise tamamen unutulacak Samsun’un Terme ilçesinde üretilen patoz makinalarının kulak tırmalayan gürültüsü ortalığı kaplayacaktı.

Köylerde inek besleyen ailelerin hızla azalması fındık ağaçlarının dibindeki otların benzinli makinalarla biçilmesini zorunlu kılınca bu kez birçok bahar çiçeğinin de kökü kazındı.

Zaman hasat sürecinde kimi değişiklikler yapsa da, Karadeniz’de fındık toplama, yaz ortasında büyük kentlere yerleşmiş gurbetçilerin yakınlarıyla bir araya geldiği şenlikli günler anlamı taşımaya günümüzde de devam ediyor. Ağustos ayının gelişiyle bölgenin en hareketli dönemi başlıyor. Eylül ayına doğru, gözler artık denize bakmaya dönüyor, palamut bolluğu için dualar ediliyor, istavrit, çinakop, mezgit balığının ve tabii ki hamsinin yolu gözleniyor.

Hamsi denilince de Nâzım Hikmet’in dizelerini yinelemeden olmuyor:

Dümende ve başaltlarında insanları vardır ki

bunlar

uzun eğri burunlu

ve konuşmayı şehvetle seven insanlardır ki

sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin

zaferi için

hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin

bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler…

Vecdi Seviğ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir