İLKDİNLER, EFSANELER VE JEOLOJİK OLAYLAR – 3

Cengiz KARAKÖSE – Ande Sitesi

İspanyollar 16. yüzyılda Orta ve Güney Amerika’yı ele geçirdiklerinde sanat, mimari ve bazı bilim dallarında oldukça ileri uygarlıkları olan insanlarla karşılaşmıştı. Fernando Cortez 1521’de, Meksiko şehri yakınındaki Aztek’lerin merkezine saldırdığında, dört metre çapında ve 18 ton ağırlığında yuvarlak ve yassı bir taşa rastladı. Üstü 1502’de işlenmiş bu taş, Aztek Takvimi idi. Üzerinde tüm evrenin düzenlenmesini anlatan bilgi ve tanrılarla insanların ilişkilerini bildiren yasalar yazılıydı.

 Aztek’lerin yaratıcı ve baş tanrısı Tezcatlipoca idi. İnsanlara canlarını onun verdiği sanılırdı. İkinci sıradaki tanrıları Quetzalcoatl ise güneş, hava ve akıl tanrısıydı. Açık renk tenli ve uzun sakallıydı. Bir barış ve bolluk sürecinden sonra, yeniden dünyaya döneceği vaadiyle baş tanrı Tezcatlipoca tarafından yanına çağırılmıştı. Cortez Meksika kıyılarına ayak bastığında, Aztekler ikinci sıradaki bu tanrılarının geri döndüğünü sanmışlar, bu nedenle Cortez’in önünde eğilmişler, savaşmamışlar, yani Meksika’yı istilasına karşı gelmemişlerdi…

 Meksika efsanelerinden en fazla dikkati çeken, dünyanın yaradılışını anlatan öyküdür. 18 tonluk taşın üzerindeki kayıtlara göre, tanrı Tezcatlipoca ve tanrı Hurukan dünyanın yaratılışıyla ilgili açıklamalar yapmıştır. Buna göre önce dağlar, denizlerden yükselerek meydana gelmiştir. Sonra nehirler ve bitki örtüsü, daha sonra türlü hayvanlar ve en sonundaysa insan meydana gelmiştir. Bu bilgi, biz jeologların bilgilerine pek de uzak bir anlatım değil. Hiç olmazsa evrime yakın bir kabul oluyor…

Tanrı Hurakan ise rüzgâr tanrısı olup, geceleri olağanüstü hız ve sertlikte eserdi. Bu günde O’nun adını taşıyan rüzgârlar, Karayip’ler, Meksika ve ABD’de hâlâ esmekte, kimi zamanda kasırgalar oluşturup her şeyi silip süpürmektedir…

 Aztek ve Mayalarda, ilginç bir dört güneş efsanesi vardı. Bu efsaneye göre, yaşanılan bugünkü devirden önce, dört devre daha var olmuştu. Buna göre ilk devrede kaplanlar insanları parçalamış, ikinci devrede korkunç rüzgârlar insanları sürüp götürmüş ve ölümden kurtulanlar maymuna dönmüştü. Üçüncü devrede volkanlardan çıkan ateş ve lavlardan kurtulmak için insanlar kuşa çevrilmişti. Dördüncü devre sonundaysa, oluşan taşkınlar sırasında insanlar balığa dönmüştü. Bugün yaşadığımız devre ise, depremlerle son bulacaktı.

 Tanrı, takvimi ve yaşamın her yönünü düzene sokmuştu. Bir yılda 20 günlük 18 ay vardı. Her ayın sonu bayram olarak kutlanırdı. Yüzyıl karşılığı olan 52 yılın sonunda ise, çok büyük bir bayram yapılırdı. Ama herhangi bir 52 yıl sonrasında evrenin sonu gelecekti. Onlara göre evrenin öyküsü böyleydi…

İnkalar, altının güneşten gelen bir çeşit şekerleme olduğunu düşünür, bunun için altından süsler, takılar ve mezar taşları bile yaparlardı. İspanyollar ve Portekizliler orta veya güney Amerika’yı işgal ettiklerinde, bu altın bolluğunu görünce, bütün bu antik değerleri eritip ülkelerine taşımışlardı. Eritilen bu kültür varlıkları, maalesef günümüz insanlarının büyük kaybı olmuştur.

 İnkalar, Capacocha dedikleri kutsal törenlerini depremler, kasırgalar, volkan patlaması ya da savaş sonrası yapar, doğal felaketlerden korunmak için de, yaratıcı tanrıya insan dâhil çeşitli adaklar sunarlardı…

 Hıristiyanların, İsa’nın doğuşu olarak kutladığı Noel, Orta Asya’daki Türklerde yeniden doğuş bayramıdır. Türklerin tek tanrılı dini kabul etmeden önceki inanışlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı vardı. Buna hayat ağacı diyorlardı (bu ağacı, Türk halı ve kilimlerinde motif olarak görürüz). Güneş Türklerde de çok önemliydi. İnançlarına göre gecelerin kısalıp, gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralıkta, geceyle gündüz savaşır, uzun bir savaştan sonra, gün geceyi yenerek zafer kazanırdı. İşte güneşin bu zaferi yani yeniden doğuşu, akçam ağacı altında büyük şenliklerle kutlanır, güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanırdı. Bu bayramın adı Nardugan (nar=güneş, dugan=doğan) yani doğan güneş’ti…

Güneşi geri verdi diye, bayram sırasında tanrı Ülgen’e dualar edilir, dualar tanrıya gitsin diye de akçam ağacı altına hediyeler konulurdu. Dallarına bezler bağlanıp, tanrıdan o yıl için dilekler dilenirdi. Halen Türkler tarafından kutlanan hıdrellez kutlamalarının kökeninde sanırım bu kabul yatmaktadır… Bu bayramda evler temizlenir, güzel giysiler giyilir, akçam ağacı etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanırdı. Yaşlılar ve büyükler ziyaret edilir, aileler bir araya gelerek yiyip içilirdi. Eğer bayram bütün aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa, ömrün uzayacağı ve uğur getireceğine inanılırdı. Hunlar Avrupa’ya geldiğinde, Türklerin söz konusu bu bayramını gören Hıristiyanların, daha sonra aynı bayramı uyguladığı söylenir (kaynak, Muazzez İlmiye ÇIĞ).

Bugün bize düşen görevse, bu yüzyılda bile hurafelere inanan bazı insanlarımıza, doğru ve bilimsel gerçekleri anlatıp, toplumu yönlendirmek olmalı diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir