GÖÇ(MEN) EDEBİYATI

Müslüm Kabadayı

İnsan türünün göç olgusu, yaklaşık 2 milyon yıl önce Afrika’dan yola çıkan Homo Erectus’la başlar. Konuyla ilgili bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu en son verilere göre Homo Sapiens’in 125 bin yıl içinde yaptığı üç önemli göçle, gezegenimizin modern insanı (Homo Sapiens) biçimlenmiştir.

Yeni besin alanlarına duyulan ihtiyaç başta olmak üzere, önce Afrika’da gerçekleşen doğal afetler (yangın, deprem, sel vb.), doğanın zorluklarına karşı yeni keşiflere yönelme, kuraklık ve buzul çağları, savaşlar ve çatışmalar, tehcir ve sürgün, göçlerin ana nedenleri olmuştur. Zorunlu nedenler yanında gönüllü gerçekleşen göçler, acı ve yıkımlara yol açmanın yanında insan türünün farklı coğrafyalarda melezlenmesiyle daha gelişkin biyolojik ve zihinsel nitelik kazanmasını, yeni kültür ortamlarının oluşmasını da sağlamıştır. Göç olgusunun bu diyalektik etkileşiminin en iyi gözlemlendiği alan dildir. Bugün Dünya’da 7 bin dil konuşuluyorsa ve bu dillerle birçok kültür etkileşim halinde geleceğe taşınıyorsa, bunda göçlerin büyük payının olduğu tartışmasızdır.

Kuraklık, buzullaşma, deprem, sel vb. doğa olayları yanında savaş, çatışmalar, yönetim-iktidar mücadeleleri nedeniyle gerçekleşen göçlerin ortaya çıkardığı tüm durum ve olgular, göçmen edebiyatının konusu olmuştur. Destanlar, mitolojiler, şiirlerle anlatılan göç ve göçmen gerçekliği, daha sonra tiyatro, hikaye ve romanların konusu olagelmiştir. Mitolojik edebiyatta “göç”le ilgili eski bir örneğe Mezopotamya’da rastlamaktayız. Marthu, Babil ve civarındaki göçebelerin tanrısıdır. Bir şenlikte İnari kentinin tanrısı Numuşda, Marthu ile ilgilenir. Marthu, Numuşda’nın kızını eş olarak ondan ister; o da razı olur. Ancak yerliler tarafından dışlanır.

Uygurların “Göç Destanı” da kuraklık nedeniyle göçe örnek verilebilir. Yuluğ Tigin’in Çinlilerle yapılan savaşlara son vermek için oğlu Gali Tigin’i Çin prensesiyle evlendirme politikasına karşılık Çinliler, Tanrı Dağı eteklerindeki Kutlu Dağ anlamına gelen kayayı isterler. Gali Tigin bu kayayı verince Çinliler kayayı ateş yakarak ısıttıktan sonra üzerine sirke dökerler. Parçalara ayrılan kayayı Çin’e götürdüklerinde kuraklık ve kıtlık başlar. Böylece Uygurlar, bu kayayı vermenin cezasını göç etmekle öderler.

Bugün Suriye’de Şam’ın 60 km kuzeydoğusunda yer alan Malula kentinin efsaneleri arasında yer alan ve Hıristiyanların kutsallarından sayılan Mar Takla’nın hikayesini de Aramilerin araştırmacısı ve yazarı Rafik Shami “Malula’dan Masallar” adlı kitabında yayımlamıştır.

1915’te Ermenilerin Anadolu’dan tehcir edilmesine kadar büyük göçleri konu edinen yapıtlar arsında Amanoslar’ın Akdeniz’e uzanan burun kısmındaki Musa Dağ’dan adını alan Franz Werfel’in kaleme aldığı “Musa Dağ’da Kırk Gün” romanını örnekleyebiliriz.

Çerkez halklarının Kafkaslardan 1864’ten başlayarak birkaç dalgayla zorunlu göçe tabi tutulduğundan, Anadolu-Suriye ve Ürdün coğrafyasına dalga dalga yerleştirildiğinden söz edebiliriz. Bu sürgün ve göçün dramını anlatan birçok yapıttan biri olarak Ayla Kutlu’nun “Göçmen Bir Kuştu O” romanını örnek verebiliriz.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu kökenli Arap aydınlarının Amerika’da meydana getirdikleri göçmen edebiyatı zengindir. Önasyalı Arap Hıristiyan edebiyatçılarının Batı’da ve özellikle Amerika’da 19. yüzyıldan itibaren meydana getirdikleri göçmen edebiyatı, hiç tanımadıkları bir coğrafyada, kopup geldikleri köklerine bağlanan Arap göçmenlerin öykülerini anlatmaktadır. İşte bu hareketin yansımalarının son örneklerini Amin Maulof ve Adonis’in yapıtlarında görürüz.

Ekonomik nedenlere dayanan göçlerden biri, 1929 Dünya kapitalizminin ekonomik krizine bağlı olarak ABD’deki büyük buhranla gerçekleşmiştir. Bu “kriz göç olgusu”nu çok boyutlu olarak anlatan önemli romanları John Steinbeck kaleme almıştır. Filmi de çok yankı yaratan Gazap Üzümleri bunun en etkileyicisidir. İkincisi de Türkiye’den 1961’den itibaren Almanya başta olmak üzere Avrupa’ya gerçekleşen işçi-emekçi göçüdür. İki kuşağın dramını birden gören ve kendileri de sürgün olarak Almanya’ya gitmiş Köy Enstitülü yazarlarımızdan Fakir Baykurt “Yüksek Fırınlar”, Yusuf Ziya Bahadınlı da “Açılın Kapılar” Türkiyeli göçmen işçilerin dramlarını işlemişlerdir.

Sanatçı ve bilim insanlarını örneklemişken, “beyin göçü”nden de söz etmek gerekir. Kavram yeni olmakla birlikte “beyin göçü” Antik Yunan’a, İskenderiye’ye, Şam ve Bağdat’a, Semerkant’a yapılan beyin göçlerinin çok eskilere dayandığını görmekteyiz. 20. yüzyıl bu anlamda en büyük beyin göçlerinin gerçekleştiği zamandır. Özellikle Nazi zulmü nedeniyle Almanya’dan ABD’ye giden Albert Einstein, en çok bilinen bilim insanıdır. Türkiye’ye göçenlerin de az olmadığı bilinmektedir. İstanbul Üniversitesi ve DTCF’de onlarca Alman bilim insanı çalışmıştır.

Daha fazla söze gerek kalmadan “Göç ve Göçmen Edebiyatı”nın uç noktasını, Aylan Kurdi’nin kulaklarımızdan çıkmayacak çığlığını şair ve piyanist Güneş Yakartepe’nin “Aylan’ın Çığlığı” dile getirmiştir: Son bölümü şöyledir:

“Bitmesin hayatlar sönmesin umutlar

Bedenim armağan tüm insanlığa

Ölmesin Aylan’lar dinsin bütün çığlıklar”

Dünya’yı güzelleştiren insanlar el ele verdiğinde, sömürücü sınıfların uyguladığı göç ve sürgünün insanlığa yaşattığı büyük acılar da son bulacaktır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir