DOĞA OLAYLARI, DİNLER, EFSANELER VE JEOLOJİ

Cengiz KARAKÖSE-Ande Sitesi

Deprem, fırtına, sel, heyelan, yıldırım ve daha birçok doğa olayı, ilk çağlardan bu yana insanların ilgisini çekmiştir. İlkel dönemlerde insanlar, doğa olaylarının bilimsel açıklamasını bilmedikleri için, bugün bizlere doğal gelen bu olayları, tanrıların yarattığına inanmışlardır. Bu nedenle doğal afetleri yaşadıkça, tanrılara yalvarmaya ve adaklar sunmaya çalışmışlar; sözgelimi bir yanardağ püskürdüğünde, yer tanrısının gazabından kurtulmak için, insanı bile adak diye kullanmaya vardırmışlardır!

Bu tür afetlerin doğal olduğunu, dünyamızın doğası gereği oluştuğunu, bunları açıklayan bilgilerin kanıtlarıyla birlikte ortaya konmasına rağmen, bugün bile malum çevrelerin, tanrının insanları cezalandırmak istediğinde depremi yarattığına inanmaları, oldukça acı ve düşündürücüdür…   

Doğal olayların gerçek sebepleri zamanla ortaya çıktıkça, mitolojik efsanelerin yerini, giderek bilimsel doğrular almaya başlamıştır. Jeolojinin adının bile bilinmediği o çağlarda, doğa olaylarını anlatmak için daha çok efsaneler ve tuhaf yaratılış hikâyelerinden yararlanılmıştır. Kabul gören şeylerse, bilimle bağdaşmayan, sadece insanların gördüklerinden kaynaklanan varsayımlardır. 

İnsanların bugünkü bilgi düzeyinin arkasındaysa, yüzyılların araştırmaları yatmaktadır. Zamanla çeşitli bilim dalları, özellikle de jeoloji ile astronomi bilimleri geliştikçe, dünyayla ilgili pek çok şeyin tam olarak bilinmediği anlaşılmıştır. Dünya ve daha çok uzayla ilgili ileri sürülen bazı bilgilerin ve açıklamaların, bugün bile denenmesi gereken teorilere dayandığı bilinmektedir Günümüzde Cenevre (İsviçre) yakınında yapılan büyük patlama (big bang) deneyi, buna en güzel örnektir. Bugün yapılan çalışmalar ve bunlara dayandırılan teoriler, belki de gün gelecek genç kuşaklara oldukça ilkel gelecektir… 

Eski insanların doğal olayları kabul etme mantığını biraz hatırlayacak olursak, bunlardan ilki herhalde Mısırlıların kabul ettikleri olmalıdır. İlk uygarlıkların pek çoğundan elde edilen kayıtlara göre, her gün insanın bir yanından doğarak göğe yükselen, sonra da çevresinden dolanarak batan ve insanlara bazen mutluluk, bazen de korku veren bir ışık topu vardır. Bu ışık topunun adı güneştir. 

Eski Mısır’da tanrılar, hayvan figürleriyle temsil edilen üstün kişilerdi. İnsanlardan önce de yeryüzünde yaşamışlardı. İnsanların sahip olamayacağı büyük bir güce sahiptiler. Bunlardan Ra Güneş Tanrısı olup, aynı zamanda evrenin de yaratıcısıydı. İnsanı andıran şahin başlı bu yaratık, başının üzerinde güneşi simgeleyen bir daireyle kayalara işlenir, kağıtlarda gösterilirdi…  Günün 12 saati kendi krallığında, doğudan batıya doğru gemisiyle yol  alırdı. Her sabah doğar, öğleye kadar büyür ve akşam yaşlanarak ölürdü! 

Ra’nın gökteki bu gezintisi sırasında, yine gökte oturan Nil Nehrinin yılanı ve Ra’nın sonsuz düşmanı olan Apep’in saldırısına uğramamaya da dikkat ederdi. Güneş tutulması yaşandığında ise yılan Apep’in, Ra’nın kayığını yuttuğu kabul edilirdi. Ama her seferinde Ra, Apep’i tutup Nil Nehrine fırlatarak savaştan galip çıkardı. Böylece Ra geceyi mağaralarda geçirirken, yeraltı dünyasında yaşayan yaratıklara ışık sağlardı. Ama Ra tekrar yeryüzüne döndüğünde, yeraltı dünyası yeniden karanlığa boğulurdu. Bu yorum, o çağ için doğru ve de kabul edilebilir bir kabuldü! 

Sümerlerde ise gökyüzünün tanrısı Anu idi. Rüzgâr Tanrısının oğlu Enlil ile birlikte göklerde hüküm sürerdi. Enlil kızdığında kum fırtınaları meydana getirirdi. Utu-Şamaş ise Güneş Tanrısı olup, tıpkı

Mısır tanrısı Ra gibi omuzlarından yükselen ışıkla resimlenirdi. Utu-Şamaş her sabah doğu kapısından dağlara tırmanır, oradan da gökyüzüne yükselirdi. Gün boyu kendisi için çalışanları yukarıdan gözetler, akşam olunca tekrar dağa iner, bu defa da batı kapısından dağın içine girerdi! 

Mısır tanrısı Ra ve Sümer tanrısı Utu-Şamaş, güneş tanrısı olarak kabul görürken, Ra başının üzerinde bir hare, Utu-Şamaş ise omuzu üzerinde bir ışıkla resimlenirdi. Yıllar sonra Hıristiyanların fresklerinde Hazreti İsa’nın başı üzerine konulan hare ile söz konusu tanrıların bir bağlantısı kurulabilir mi acaba? 

Diğer taraftan Babil’de de tanrı Marduk vardı. Babillilerin onun için inşa ettiği doksan metre yüksekliğinde ve yedi katlı bir kulede (Ziggurad), gökyüzüyle yeryüzünün arasında yaşardı. O da gün boyu kulesinin tepesinden insanlarını gözler dururdu… 

Günümüz fen bilimlerinin ışığında, Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüzün, Güneşin etrafında dönmesiyle de mevsimlerin meydana geldiğini ve de bunun insanlar için nasıl hayati bir önem taşıdığını, her yönüyle öğrendikten sonra, güneşin ilk dinlerdeki önemini kavramak daha mı kolay oluyor? Ne dersiniz? 

Gelecek sayımızda bu konulara devam etmek üzere, herkese güzel bir ay dilerim. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir