DİLDE TÜRKÇELEŞME’NİN NERESİNDEYİZ?

Hüseyin İçen-Çamlık Sitesi

Dil yenilenmesi eylemi dünyanın birçok dilinde görülür. Bu, özellikle imparatorluklar içinde bulunan etnik toplulukların bağımsızlaşma akımlarına denk düşer. Kurulan bağımsız devlet, kendine yeni bir dil de ister. Dil yenilenmesi, İsveççe, Macarca, Fransızca, İbranice ve başka birçok dilde görülmüş. Ama dilde yenileşmenin ortaya çıkışı ve ilerleme süreçleri değişik olmuştur.

Arapça’nın Türkçe üzerindeki etkisi 9. yüzyılda Türkler’in İslam dinini benimsemeleriyle başlar, dinsel bilgilerin medreselerde okutulmaya başlamasıyla artar. Selçuklular döneminden başlayarak da Farsça’nın etkisi ortaya çıkar. Arapça’nın etkisi daha çok dinsel ve bilimsel alanlarda kendini duyururken, Farsça yazın ve kültür alanında etkili olur. Bu etkinin en çok arttığı dönemlerde sanki iki ayrı dil ve iki ayrı yazın oluşur: Divan yazını ve Halk yazını.

Divan yazını dediğimizde elbette öncelikle şiir akla gelir. Bilimi ve bilgiyi sabırlı ve sakin anlatacak, tartışacak bir ortam olan düzyazı Osmanlı’da gelişmemiştir. Yine de tek tük örnekler var elbette. Bu örnekler de dil, konu ve tür yönünden Arapça ile Farsça’nın etkisindedir. Bunlarda bir konuyu anlatmak ya da tartışmaktan çok, söyleyiş güzelliği öne çıkar. Onun için, Osmanlı düzyazısında yabancı sözcük ve tamlamalardan geçilmez. Söz sanatlarına ve mecazlara önem verilir. Tümceler uzun ve karmaşık, ses içerikten daha önemlidir. Bu bakımdan Osmanlı düzyazısı şiiri andırır.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bu iki görüş, bu iki yazın anlayışı birbirine girmiş ve bu çatışma hâlâ sürüp gidiyor. Kavramlarla anlatırsak, neyin neyle çatışmasıdır bu, Sabahattin Eyüboğlu şöyle anlatmış:

ALIŞ-VERİŞ

Gül verir yonca alırız
Bülbül verdir serçe alırız
Edebiyat verir yalın söz alırız
Şarkı verir türkü alırız
Tek ses verir çok ses alırız
Halı verir kilim alırız
Kara tahta verir hayat alırız
Diploma verir değer alırız
Lisan verir dil alırız
Tesbih verir pergel alırız
Hacıyağı verir zeytinyağı alırız
Meta verir fizik alırız
Turan verir memleket alırız
Hemşeri verir yurttaş alırız
Salon verir sokak alırız
Hazırlop verir alınteri alırız
Cânan verir dost alırız
Gözyaşı verir ümit alırız

Karanlık ve safsataya gömülmüş bir dünyadan, bilgiye, aydınlığa geçiş çabasından kaynaklanan bir ‘alışveriş’tir bu. Aslında dil yenileşmesi denen olay tek başına soyut bir olay değil, bu iki yazın anlayışının takışmasından çıkan sonuçtur.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan önce başladı Türkçe’de sadeleşme tartışmaları. Ama bun tartışmaların amaçları farklı, kapsamları sınırlıydı. Kimileri, Türkçe kısırdır deyip Arapça ve Farsça’dan o dillerin kurallarıyla yeni sözcükler türetilmeli diyordu –Batı dillerinin Latince’yi kullanma biçimini örnek alarak. Kimileri, Arapça ve Farsça tamlamaların sadeleştirilmesi yeterlidir diyordu. Bu çabalar daha çok doğu dillerini ve kültürünü koruma amaçlıydı. Ama emekleyen

Cumhuriyet ayağa kalkıp yürümeye başlayınca bütün bu tartışmalar sona erdi Dil sorununda devrimciler Atatürk’ün ünlü sözünü

“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Yıllar sonra, Fazıl Hüsnü Dağlarca, dil ile egemenlik ilişkisini benzer bir sözle dile getirecekti:

“Türkçem, benim ses bayrağım.”)

Türk Dil ve Tarih kurumlarının kurulmasıyla dil yenileşmesi kendi öncülerini, araştırmacılarını da kazandı ve dilimiz bugünkü açık, duru gelişmiş biçimini kazandı. Benzerleriyle karşılaştırılırsa Türkçe’deki dil yenilenmesi dünyadaki en kapsamlı dil değişikliklerden biridir. Sayı vereyim: TDK’nin kurulmasına önayak olan Atatürk’ün mecliste yaptığı konuşmanın metni olan büyük Nutuk’ta Türkçe sözcük oranı yüzde onun altındayken, bugün dilde yenilenmeye karşı olanların dilinde bile bu oran yüzde doksanın üzerindedir. Benim yazıma göz atın, kendi konuşmalarınıza bakın; Osmanlıca’nın artık tarihin sayfalarına gömülmüş bir dil aşaması olduğu kolayca anlaşılır.

Bu yönüyle dilde özüne dönme akımı, Atatürk devrimlerinin en etkili ve en kalıcı olanlarındandır. Bugün dil devriminin yöntemlerini yada ürünlerini eleştirenler bile bunu devrimin getirdiği sözcükleri kullanarak yapmak zorunda kalıyorlar. Bundan daha iyi başarı ölçütü olur mu?

Yazımın başlığında Dilde Türkçeleşme’nin neresindeyiz? diye sormuşum. Şimdi yanıtlayayım: Tam ortasındayız.

Doğu kaynaklı Osmanlıca tarihin karanlığındaki yerini aldı. Şimdi sıra Batı kaynaklı yeni

Osmanlıca’da. Şu örneklerin Türkçe’deki karşılıklarına bakarak bunda ne kadar yol aldığımızı görüp yeni işgal girişimine karşı daha hazırlıklı olabiliriz:

adapte etme, ateist, agnostik, anakronizm, artifisyel, atraksiyon, çekap, deep freeze, dominant, dizayn, ekspresyonist, enformasyon, fonetik, fotokopi, fütürist, haftaym, heterojen, hipotez, homoseksüel, izole, jeoloji, jüri, kampüs, kontak kurmak, kontrat, kozmos, kozmoloji, kozmogoni, legal, lokalize, megaloman, monoteizm, obstrüksiyon, optimist, otobiyografi, panteist, paratoner, polarizasyon, prodüksiyon, psikanaliz, radikal, reflektör, relativite, restorasyon, sosyolog, subjektivizm, transformasyon, ültimatom, ütopya, volkan, zooloji…

Bunların hemen hepsinin Türkçe karşılığı var. Kaç tanesini bulabildiniz?

Batıdan gelen bu işgal girişimine karşı, tıpkı 1930’larda Anadolu devrimcilerinin yaptığı gibi, silaha, düşünce silahına sarılmanın zamanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir