BU SAHNENİN ÇOK UZAĞINDAKİ YANGI

Elvan Akbay – Çamlık Sitesi

Çiğdemim Derneğimizin en sevdiğim etkinliklerinden biri de “Bir Belgesel Bir Yönetmen” gösterimi ve söyleşisi sanırım. Gerçi şöyle bir düşündüm de, ben derneğimizin yaptığı her şeyi çok seviyorum. Katıldığım her etkinlikte yeni bir şeyler öğreniyorum. Benimle benzer ya da aynı ilgi alanına sahip olan komşularımla birlikte zaman geçirmek, katıldığımız etkinlik(ler) hakkında konuşmak ve bilgi alışverişi yapmak hem ruhumu besliyor, hem de yalnız olmadığımı hissettiriyor bana.

Bu girişten sonra Çiğdemim Derneğimizin bu ayki “Bir Belgesel Bir Yönetmen” etkinliği hakkında iki satır yazmak istiyorum. Söz konusu gösterimde hepimizin yüreklerine kara ağır bir külçe oturmasına neden olan çok çarpıcı bir konu işlendi: Zarok ve Çirok, yani “Çocuk” anlamına gelen ve küçük yaşta evlendirilen kız çocuklarını anlatan Zarok (2013) ve “Hikâye” anlamına gelen ve küçük yaşta evlendirilen erkek çocuklarını anlatan Çirok (2014).

İki ayrı filmi tek başlık altında toplayan bu ağır belgeseller sonrasında yönetmen Sayın Muhammet Beyazdağ’a sorularımızı yöneltmeden önce bir süre –soluk bile almaktan çekinerek geçen uzunca bir süre- hepimiz sessiz kelimelerimizin ardına sığındık. Sustuk ve bu acı gerçekliğe perdenin bu yanından tanıklık etmenin çaresizliğini yaşadık. Beyazdağ’ın da köklerinin bulunduğu bir bölgede çekilen bu belgesellerde, konunun

hassasiyeti nedeniyle röportajlar sırasında anlatıcıların sadece elleri görüntülenmişti. O eller o kadar çok şey anlatıyordu ki, yüzleri görmeye gerek kalmıyordu.

Bu noktadan sonra hissettiklerimi ifade edebilecek kelimeler çok yetersiz kalacağı için, sözü belgesellerdeki konuşmalardan yaptığım alıntılara bırakabiliyorum ancak.

Zarok:

“Ertesi gün Fen sınavım vardı. Koşa koşa eve geldim, odama girdim ve ders çalışmaya başladım. Bir süre sonra odamın kapısı açıldı. Babamın yanında tanımadığım bir adam duruyordu. Babam dedi ki, seni bu adama verdim… O kadar…”

(…)

“Birine âşık olmak, onu uğrunda ölecek kadar sevmek nasıl bir duygudur, bunu bilmeyi çok isterdim”. Çirok:

“Nikâhımız kıyıldıktan sonra odaya girdim. Bir köşede yere oturmuş ağlıyordu (karısından bahsediyor). Ben de diğer köşeye oturdum ve ağlamaya başladım. Sabah bir baktım ki, ikimiz de köşelerimizde ağlaya ağlaya uyuyakalmışız.

“Ne olacak şimdi” dedi. “Korkma” dedim. Parmağımı kestim, kanı çarşafa sürdüm ve annemlere verdim”.

(…)

“Bir gün minibüsle merkeze (kasabaya) alışveriş yapmaya gidiyorduk. Radyoda Ahmet Kaya’nın ‘Olmasaydı Sonumuz Böyle’ şarkısı çalıyordu. Tam o cümleyi söylediğinde elimi sıktı (karısından bahsediyor). O an çok içim yandı. Halâ hatırladıkça içim yanıyor”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir