BALKAN DAĞLARINDA

Şar sıra dağlarının devamı olan dağ yoluna doğru gitmek ve bir an önce ormanda kaybolmayı amaçlayarak koşmaya devam etti. Güneşin batmasına birkaç saat vakit olduğundan yakalanmadan kaçmayı kafasına koydu. Güneşin vurduğu yerlerde ağaçların gölgesi onu koruduğunu sanarak hızlandı. Dağ çiçeklerine ve mantarlara basarak geçti, daha sonra derenin içindeki taşlara basarak karşı tepelere tırmanmaya başladı. Tepeyi aşınca hava karardı, aşağıya doğru inmeye başlayınca uzaktan köyün camisinden ezan sesini duydu. 

Koşmaya devam ederken rüzgâr hızının arttığını hissetti. Arkasından gelen Sırp çetecileriydi. Dört kişi silah atmadan onu takip ettiler. Önüne gelen köyün çoğunluğu Sırpların oturduğu bir yerdi, yine de kendini koruyacağı bir yer bulmalıydı. Daha önceleri bu köye gelmişti, hayvan almışlardı ve köyün çeşmesinden su içmişti. Küçük bir camisi vardı, bir oda gibiydi, büyük bir Ortodoks Kilisesi köyün meydanındaydı. Su içtiği çeşmede bu meydandı. Arkasından koştuklarını duyuyordu, bazı adamların konuşma uğultusu da kulağına geliyordu. Kendisini korkutmak ve durmasını sağlamak amacıyla silah attılar.  Dereyi geçerken sendelemiş olsa bile aralarında mesafe açılmıştı.

Sahip oldukları koyun sürüsünden birkaç koyunu almak istemişlerdi bu çeteciler. Sadık çoban Mustafa’ya sıkı tembihlemiş, onlara hiçbir şekilde yüz vermemişlerdi. O yüzden bir daha sefer geldiklerinde pusu kurmaları gerektiğini biliyordu. Yoksa çetecilerin istekleri bitmeyecekti. Silah yardımı aldıkları kesindi, ama beslenmeleri için etraflarında gıda temin etmelilerdi.

Köyün girişine az kala ormandan çıkmamaya karar verdi. Biraz çukur bir yer buldu, ağaçlar görünmesine engel oluyordu. Birazda dallarla fazla gürültü etmeden üstünü örtmeye başardı. Şimdi hem çok yorulmuştu, hem de hafif bu meyilli yerden gelecek çetecileri görebilecekti. Bu arada az da olsa köy görülüyordu. Hışırtılar arttıkça hiç telaşlanmadı, zaten kaybedecek bir şeyi yoktu. Sakin olarak beklemekten başka çaresi yoktu. 

Köye doğru baktığında bir müzik sesi geliyordu, çetenin elemanları bayır aşağı köye doğru indiklerini gördü. Burada bir süre beklemeliydi. Yaprak hışırtısı, hafif rüzgâr, akşam meltemi uykusunu getirmişti. Yakından gelen su sesi de uyumasını yardımcı oldu. 

Soğuk bir gece geçireceği belliydi, uykusuna daldığı anlarda bazı tatlı bir arada kötü rüyalar gördü. Ona en yakın köyün evinde uzaktan baktığında bir telaş vardı. Meşale ışıltısı geceye yayıldı. Acaba çete elemanları bu eve mi gelmişlerdi diye geçirdi içinden. Sonra yine daldı, rüyasında suretini gördüğü İstanbul’da buldu kendini, askermiş ve silahı sırtında bir saray kapısında nöbet tutuyormuş. Etrafa bakıyor, bir şey göremiyordu. Sonra saray kapısı açıldı ve atlı askerler bir de araba dışarıya çıktı. Sadık dikkatlice baktı ve de selam veriyordu. Bu Padişah olmalıydı, sırmalı giysini azıcık camdan gördü, yüzü belli değildi. Yine uyandı, etrafı dinledi, gece sessizliği devam ettiğini ve çeşmeden gelen su sesiyle hayallere daldı. İki ağabeyi evliydi, sıra ona gelmişti, ama kasaba ve köylerde huzur yoktu, sanki Osmanlıyı buralardan çıkarmak isteyen güçler dört taraflarını sarmışlardı. Sırplar, Karadağ tarafındaki Arnavut dönmeleri, Yunanlılar ve de Bulgarlar. Kasabadaki esnafların arasındaki Yahudilerle araları iyiydi, onlar biz Osmanlıyız diyorlar başka bir şey demiyorlardı.

Sadık sabah gün ışımadan uyandı, görünmeden bu çetecilerin kimler olduğunu öğrenmeliydi. Dikkatlice aşağı indi, dün gece girdikleri yere yaklaştı, bakınca bunların birisini tanıdı. Daha önce onu kaçıran Stefan adındaki domuzdu, Sırp çetecilere gözükmeden ve fazla ses yapmadan uzaklaştı. Daha önceden Stefan Sadık’ı kaçırmıştı. Köyden ismini bilmediği bir genç ona yardım etmiş ve kurtulmuştu. Çete yardım eden genci fırına atarak öldürmüştü. 

Osmanlı 1392 yılında Üsküp şehrini fetih etmiş. 1911 yılında Balkan Savaşı sırasında çekilmiş. II. Murat tarafından Vardar nehri üzerine taş köprü yapılmış, ancak Fatih zamanında tamamlanabilmiş. Osmanlı ordusu yolda gelirken askerler birbirlerine sorarlarmış, Üsküp kalesinde nehir var mı? Öncü birliklerden bir asker şöyle demiş. Var ama dar bir su. Böylece bu nehrin adı “ Vardar” olarak kabul edilmiş. 

Üsküp şehrinin kuzey batısında Şar dağları yükselir. Büyük Debre ilçesi Üsküp’e uzak değildir. Bizim kahramanımız Sadık’ta Büyük Debre’de yaşayan hem sürüleri olan hem de bahçecilik yapan Arif Ağa’nın en küçük oğludur. İki ağabeyinin büyüğü Bayram ile beraber hayvanlara bakarken, diğer Ağabeyi İsmail yetiştirdikleri ürünleri satmaktadır. İsmail ve babası Arif ağa genellikle çok ürettikleri sebze, bostan ve meyveleri Selanik, Manastır gibi şehirlerdeki askeri birliklere göndermektedirler. O devirde çok para kazanmışlar, ailedeki herkes rahat bir hayat süreceğini sanmaktadır. Balkan savaşı öncesi her şeylerini bırakıp, bir kısmını da satarak İstanbul’a göç ederler.

Sadık bu çeteci Sırpların elinden bu defalık kurtulmuştur, ama ortalık sakin değildir. Her an bir kıvılcım ile Sırp, Yunan, Karadağ ve Bulgar çeteleri saldırıya geçebilecekleri herkesçe malumdu. Babasının ve Ağabeylerinin nasihatlerini dinlemeyen delikanlı Sadık başını belaya sokacaktır. Ama nasıl? İstanbul işi çıktığı sıralarda aile büyüğü Arif Ağa her şey hazır olunca aile fertlerine açıklayacağı için Sadık yine Sırp çetecilere haraç vermek istemez. Ağıl da bir gün yine sabah vakitlerinde Sadık gidince Stefan ve çetesi gelir. Haraç olarak para veya mal isterler, koyun alamayınca Sadık’ı yine bağlayıp, kendi kaldıkları kulübeye hapsederler.

Turhan Demirbaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir